Yeşil | Karışma

img_4680

Sabah 06:45.

Bu saatte uyandım.

Türkiye’den üç saat gerideyiz ve biyolojik saatim henüz bunu kabullenmemiş.

Ben de ritmime ayak uydurdum ve keşfetmenin heyecanıyla hemen yataktan kalktım.

Dün inanılmaz yerler keşfettik. Hiç üşümediğimiz kadar üşüdük hiç ıslanmadığımız kadar ıslandık.

Tüm dünyada nisan ayı olabilir ama bu gezegenin bundan hiç haberi yok gibi.

Her kilometrede bir değişen havayla resmen belirsizliğin içindeyiz ama hiçbir şeyden emin olamamak şu an iyi geliyor.

Islanmak da iyi geldi. Sanki bir arınma seremonisi gibiydi benim için. Yağmur, kar, dolu derken hepsinde arınmak biraz fazla oldu da iyi yönünden bakmalıyım dedim. Tam romanlara konu olacak türden rüzgar vardı bir de. İlk defa şiddetli rüzgar yüzünden ayakta bile duramadığım anlar yaşadım. Burada her araba kapısının üzerinde “Rüzgarı arkanıza alarak açmayın” şeklinde bir uyarı var. İlk gördüğümde “Abartmıyor musunuz sevgili İzlanda halkı?” diye geçirmiştim içimden. Dün yaşadıklarımdan sonra, evet, ben de abartıyorum! 

Belirsizlik hissi, arınmak, dünyada değilmişsin gibi düşünmek…Bunlar ilk yaşattığı hisler İzlanda’nın. Bana sanki, artık özgürleş diyor ve hatta burada doğa sürekli fısıldıyor “Her anı hissederek yaşa ama gerçekten hissederek! Kendini vererek, bakıp geçmeden…” Havanın bile bu kadar tiyatral olmasından anlayabiliyorsun bunu.

O halde İzlanda’nın bana söylediği, benimse içinde sıkıştığım özgürlük neydi ki?

Zihnin ya da kalbin boş olması mı? Kimseyi umursamadan dans edebilmek mi? İçinden geçen müziğe kulak vermek mi? Yoksa sadece düşünmeden gökyüzünü izlemek mi?

Bu dakikalarda, kimsenin nerede olduğunu umursamadığı bir adada, var olduğumu hissetmekti benim için.

Neyse nerede kalmıştım?

Dün çok ıslanmıştık, inanılmaz yerler keşfetmiştik ve batıya doğru sürmüştük değil mi? Anlatmaya devam edeyim.

Virajlar, şelaleler, dağlar boyunca sürdük. Yol boyunca, İzlanda atlarının cana yakınlığını ve kendini sevdirme yarışını hayranlıkla izledik. 

Mavi gözlü olan bile vardı aralarında, hayatımda hiç böyle bir güzellik görmemiştim. Kendinin farkındaydı, o yüzden naz bile yaptı bize. Sanki ilerleme değil de, sürekli durma hali vardı üzerimizde. Yanlarından ayrılmak istemiyorduk ancak hiç bir seyi kaçırma lüksümüz olmadığı için devam ettik. 

Farkediyordum. Soğuk hava, buzdan gökyüzü ve lavdan toprağın üzerimde yarattığı etki her kilometrede artıyordu. 

Yıllardır beni buraya çağıran bu enerjiyi yok sayamıyordum artık. 

Kilometreleri aştıkça gördüğümüz sayısız ve görkemli şelale manzarasının ardından Kirkjufell’e ulaştık. O kartpostal gibi ( adeta  bir kaşık şekere benzeyen) dağımıza geldik. Arabamızı park edip, görebileceğimiz en güzel noktaya koştuk. 

Ufacık şelalesi , köprüsü ve dağ manzarasıyla evet Kirkjufell çok fotojenikti. Bakmaya doyamıyordun. 

Bizi önünde dans etmeye davet eden bu güzel dağı, biz de onurlandırmaya karar verdik. Zihinlerimizde güzel bir melodi yarattık ve dans etmeye başladık. Kirkjufell’de bize şarkılarıyla eşlik etti.

Sonra üzülerek başka manzaralara koşmak üzere yola koyulduk. Adanın en batısına hala ilerlerken, o güzel Viking kasabalarından birisine çevirdik rotamızı.

Arnarstapi.

Okyanusun tam ortasında, sularla çevrili kayaların üzerine kurulmuş ufak kulübeleriyle hemen çaldı kalbimizi. Gökyüzü, deniz ve kayaların birleşiminin ne kadar görkemli olabileceğini hissettirdi bize burası. Dalgalar kayalara çarparken, adanın tüm kuşları da adeta çığlıklarıyla eşlik etti. Uçsuz bucaksız manzara karşısında nefesimiz kesildi.

Buz gibi havaya rağmen koştuk özgürlüğe doğru. 

Evet biliyordum özgürlüğü burada bulacaktım. 

Durmadan koşacaktım onu yakalamak için.

Yorulmaya zamanım yoktu. 

Artık gün kararmaya başlarken konaklayacağımız ilk noktaya, Stykkishólmur’e vardık. Tepesinde turuncu deniz feneri, kıyısında rengarenk tekneleri, bolca martıları olan bu küçük liman kasabası bizi odamıza uğurladı. Kasvetli ve derindi tüm renklerine rağmen…

Alarmı 06:45’e kurduk. Uykumuz gelmişti. Gökyüzüne baktığımızda ise hala kızıl ışık hüzmelerini görüyorduk.

İyi ki Nisan ayında gelmişiz dedik. Gün, ne kadar da uzun.

Heyecanın, mutluluğun ve o tatlı yorgunluğun üzerine yatağımıza attık kendimizi. Kalplerimizdeki hayallerle konuşmaya daldık.

Yarın ve daha sonrası için…

(Devamı bir sonraki yazıda…) 

Yorum bırakın